Perşembe, Mart 28, 2013

izin günlerinden önemsiz havadisler

 
Virginia Woolf / Danielle Fraser

Havadan sudan haber vermek konuşmaya başlamanın en kestirme yoludur, geleneksel rutini bozmayalım öyleyse; havalar bozuk şu sıralar, yağıyor, duruyor, tekrar başlıyor. İstanbul'dayım beş altı gündür, iki gece Lilişka'nın yanına gittim, bizimkiler ile beraberdim, sonrası C.'nin evi. Dün evdeydim, bugün de evde kalmak istedim. Sonrasını planlamam lazım. Ayhan'la görüşmek istiyorum, sonra başkaları da var aklımda, bakalım. İzinlerde (elbette tatil demeliyim, deniz olmayınca da mis gibi tatil oluyor) insanın ne yapacağını şaşırması, koşturması yorucu geliyor bana. Otursam otururum bu kadar yıl daha, hiç dert etmem. Zahar'ın olmaması fena tabii, herkesin zehirli dilli bir Zahar'ı olmalı, evet.

Gelmeden Beckett okumaya başlamıştım. "Godot'yu Beklerken"i okuduğumdan beri benim için özeldir Beckett, çok severim. Bendeki kitaplardan kronolojik bir sıralama yapmıştım, ki hiç öyle bir okuma alışkanlığım yoktur, sıralama ve düzenli okumalara inanmam. Bu sefer böyle oldu ama, neden bilmem, sanırım Beckett'a "sen özelsin hayatım" demek istememin bilinçdışı bir yolu bu, pek flörtöz bir okur-yazar ilişkisi. Sonumuz hayrolsun. İzmir'de "Aşksız İlişkiler"i bitirmiştim (işin doğrusu, son hikâyeyi bitiremeden yolculuk zamanı gelince yeni kitabı çantama attım, dönünce tam anlamıyla bitmiş olacak), şimdi elimde Murphy var. Uçakta okuduğum yirmi kadar sayfa dışında tek satır okuyamadım. Net, ne çok oyalıyor beni bilseniz, tam anlamıyla saçmalık. Bir de şimdi friendfeed denen bir yere takıldım, saatler geçiyor karşısında. Orası sayesinde fena kitap arşivim olmadı değil ama oyalanma oyalanmadır, kurtulmam gerek. Aslında bu oyalanma işini de çok ciddiye almıyorum; okumak istediğim tüm kitapları bitiremeyeceğim, izlemek istediğim tüm filmleri izleyemeyeceğim için, bunun üstüne bir de ah çekmek komedi.  Her neyse, burası yıllardır tuttuğum küçük  ajandamın sağlaması ve yardımcı rehber kitabı gibi, onun için buraya yazmayı boşlamak hoşuma gitmiyor. Küçük bir notla da olsa merhaba demek istedim. Eh, dedim gideyim öyleyse. Saat kaç oldu daha duş alacağım. Neyse ki yemeğim var, dün orduyu doyuracak kadar iç pilav yapmışım, nasıl bir coşkuysa beni harekete geçiren, anlamadım. Beckett'ın azıcık dedikodusunu yapmak istiyordum, olmadı, tüm kitapları bitireyim, ya da eve döneyim o zamana kalsın madem. Zaten evde koltuğun kenarında, belki bin yıldır Morel'in Buluşu ve Beyaz Kale yazılmayı bekliyor. Yazılmasa da olur elbette, okuduğum her kitabı yazma derdim yok, ama o iki kitabı yazmak istiyorum. (en sevdiklerimi, etkilendiklerimi yazmadım daha!) Buna da bir "bakalım!" diyelim hadi:/ Hmmm, araya telefon konuşması girdi, takıldım. Peki tamam, bu yazıyı elimi alıştırma yazısı sayıyorum, eskiden daha sık yazardım o günlere dönmek dileğiyle, diye bir duayla bitirelim, tam olsun. 

Ci vediamo presto;p

p.s.: -Yazıya koyduğum resim, Clea'nın tumblr'ından, resim oradan olur da müzik olmaz mı hiç? Olur tabii, onun sayesinde şahane şarkı The Art of Suicide'ı hatırladım ve söyleyen kadının diğer şarkılarına da bir göz attım. Fena değiller sanki, ama The Art of Suicide müthiş. 
-Geçen zaman içinde çok fazla film seyrettim, keşke hâlim olsa, kısacık bahsetsem onlardan da, pek beter filmlerdi, sizi korumak isterdim, fakat sıcak bir duşa güzel bir misyondan daha fazla ihtiyacım var. Ne diyelim, tanrı sizi korusun. 

Perşembe, Mart 14, 2013

sen beni ne güzel biliyorsun



" 
İnançlı biriyle inanmayı konuşmak, işte bu insanın başına gelecek en zor birkaç şeyden biridir. İnancın kendisi üzerine konuşmak bile oldukça zorken; onun nesnesi, hatta öznesinin yanında konuşmak, ya da kırmadan konuşmak mümkün değildir. Bu artık bir doğruluk, gerçeklik meselesi değildir. Yapısal olarak benzese, hatta bundan ibaret olsa da; kanaat meselesi de değildir. Artık o kuruluş itibariyle bir hakikat, varlığı anlamlandırma tarzıdır. Artık bir fikri yanlışlamak, o fikri yanlışlamak anlamına gelmez. Bir varoluş türünü reddetmek anlamına gelir. Bu epistemik bir tartışma değildir, ontolojik bir meseledir.

Üstelik inanç, kendi varlığını kendinden kurar. Kanıtın yokluğu, inancın tamlığının kanıtıdır. O delilleri azalttıkça kendini mükemmelleştirir. Çünkü delillerin çürüme ihtimali her zaman vardır. İsa’ya inanır Thomas örneğin, çünkü sevgisini kalbimize koymuştur. Bundan sonra delil aradıkça, inancımız yerine şüphemiz artar. ‘Haktan ırak bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş’ der Mısrî. İnanç, gerçekliği yeniden kurar. Onun içinde ne kadar korku varsa, en az o kadar da ümit vardır.

İnanç bize mükemmel olmayanı mükemmel görmeyi, hatta mükemmel olmasını istemeyi öğretir. Kusurlu bir şeyi, yüce bir şey gibi sahiplenemeyiz. Çoğu kez bu denli güçlü değiliz. Şizofren bir çobanı sevmek kimin işine yarar ki? Bu dünyanın kaba gerçekliğine kim göğsünü gerebilir ya da? Gücü yetse bile, kim biricik ömrünü böyle sessiz ve kederli yaşayabilir? Bir hakikat yoktur, fakat bir hakikati kurmak gerekir. Masanın masalığına varana kadar kurmak gerekir. Bizim dünyayla tek insani irtibatımız budur. Birbirimizle de öyle. Şeylerin kütleler, hacimler, zamanlardan başkaca bir şey ifade ettiği tek an bu.

Sana inanıyorum ben, en az masanın masa olduğuna inandığım kadar inanıyorum. Güzel atomlara, doğum günlerine inanmanın da, ancak böyle mümkün olduğunu biliyorum. Senin de bilmeni, inanmanı istiyorum. Her türlü nedensellikten şüphe edebiliriz, zihnimizin buna hakkı vardır. Ama bu şüpheyle yaşamaya hakkımız yok.
14 milyar yaşında bir evrenin ölçüme gelmez küçüklükte bir parçası olarak başka bir zihinde önemsendiğini bilmek, bak, bu insanın başını döndüren, çok tuhaf bir şey. Keşke yalnız bunun için’lere eklerim ben bunu, tartışmam!

Senin,
C.   (14 mart 2013)

 " 

----------------------
Bir mektubumda sana ve aslında kendime sormuştum, hatırlarsın; "... birebir eşleşmediğin, korkulara kapı açan, hiçbir gelecek tahayyülü olmayan, özel günleri bilmeyen, konuşması gereken yerde hep susan, bazen çok derinden vuran, acıtan cümleler kuran, her şeyi bir yana bırak, yan yan, tıpkı bir yengeç gibi yürüyen biriyle neden beraber olur bir insan? gerçekten deli miyiz yoksa biz?..." diye.  Cevap inanmakta saklıymış; sen beni ne güzel biliyorsun.

Bu güzel mektubun yorum kısmında kalmasın, burada, tam gözümün önünde dursun, kalbim dua gibi tekrarlasın cümlelerini. Bir tek o duaya inanayım, yeter. 

Çarşamba, Mart 13, 2013

güzel atomlarla ilgili

Marc Chagall-Le Ciel Embrase

13 mart by justine on Grooveshark

Ben hep biraz korkaktım. Hayır, daha dürüst olmalıyım, burası benim kendimi kandırdığım bir yer değil, ben çok korkak biriyim. Hep öyleydim. Fiziksel, maddi bir korkaklıktan bahsetmiyorum. Bu, kurmaca korkularla ilgili bir şey. Bunu, geceleyin ıssız bir sokakta yürümekten, evde tuhaf sesler duyup kulak kesilmekten, fiziksel bir varlığın gölgesinden korkmakla bir tutma, bunu kafamızın içindeki o ıvır zıvırla dolu, tuhaf dünyaya bakıp anla. Gözlerime bak, orada -bazı insanların varlığını bile bilmediği- korkunun yarattığı mutsuzluğu göreceksin. Ben küçükken tanıştım onunla, gözlerime yerleşmesi o zamanlara rastlar. Orhan Pamuk'un muhteşem romanı Beyaz Kale'de, hoca, delirme anlarından birinde (ben o anlara bu ismi vermiştim) ikizi olan yabancıya "korkuyorsun" der, "neden korkuyorsun", diye çocuksu bir inatla sorar, esasen onun kendisi kadar korkmadığını o da bilir, içimi acıtan bir saflıkla sorar; "neden korkuyorsun?". Kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Suçlu olduğun için korkuyorsun. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. Benim sana inandığımdan çok, sen bana inandığın için korkuyorsun." Bu satırları okuduğum zamanı dün gibi hatırlıyorum, kalkıp koridorda dolaşmıştım. Nöbetçiydim yine, boş gözlerle bahçeyi seyretmiştim, hasta insanlar, yürüyen insanlar, her şeyi bilen, korkmayan insanlar, nasıl ağlamak istiyordum anlatamam, ağlayıp içimdeki korkuyu unutmak. 

Seni tanıdım, ilk defa kardeşlerim, ailem dışında başka birinin yanında korkularımı unuttuğumu fark ettim. Uzun sürmedi. İnanç nasıl bir şey, rahatlatır mı, sağaltır mı, acı mı verir insana, neye benzer inanmak? Ben inanmayı güneşli bir güne benzetirim. Sarı bir yaz mevsimi; ölüm, endişe, ve tüm sıkıntılar bir film gibi uzaktan izlenir. Kokusu hızla yayılan şeylere yaklaşamazsın, hep bulanıktır. Sıcağın toprak üzerindeki buğusu. Güneş çekilince gölgelerin gitmediğini, daha belirginleşip etrafımızda dolaştığını, ahşap bir evin tahta kapısına açılmasın diye bıçak sokarken anladım. Girecek birisi değildi korktuğum, gölgelerin farkındaydım. İnanmaya çalışıyordum. Uzun sürmedi, hiçbir şey uzun sürmüyor. Gölgeler çok uzun sadece. Uzun, upuzun, benim boyumu geçen gölgeler. En çok gölgelerden korkuyorum, onların kalbime düşen karanlığından. 

Biricik sırdaşımsın sen benim, onun için sana anlatıyorum bunları. Doğum günü yazısına benzemedi sanki bu yazı, olsun; senin önemsemediğin, benim öğretemediğim bir saçmalık değil mi doğum günleri? Üstünü çizelim geçsin.

----------------  

Bu sefer biraz daha farklı yazıyorum bu yazıyı. Saçmalığını düşünmeden ve işin  doğrusu önemsemeden doğum gününü kutluyorum. İyi ki doğdun canım. Güzel atomlar işin kimyasını filan darmadağın eder, çünkü onlar da saçma, komik ve aptaldır. Yok deseler inanırım, ve yine umursamadan tekrar ve tekrar senin doğum gününü kutlarım.  

Cuma, Mart 01, 2013

çok üşürdük hep üşürdük...*



Çok merak ediyorum; siz şaşkınlığınızı nasıl dağıtıyor, şaşkınlığın kalbinizde bıraktığı o çirkin, anlamsız tortuyu nasıl temizliyorsunuz? İnanın son günlerde düşündüğüm tek şey bu, nasıl bir yöntemle nefesiniz sıkışmadan, ferahlıkla yaşamayı başarıyorsunuz, kılavuzunuz nedir? Perec bunun için bir kitap yazmıştı değil mi, akıllı adammış, gerçekten ihtiyaç var böyle bir rehbere. Okumadım o kitabı. Ah, zaten şaka yapıyordum kendimce. Neyse. Burada sizinle sohbet ediyorum, yazdıklarımı okuyan çoğu insanla hiç tanışmadım, yazıyla bile, bazılarınızla ise yine yazı yoluyla konuştuk, uzun sohbetler ettik, hep söylüyorum; burası beni rahatlatan, not defterim. Okuduğum bazı kitaplar hakkında kısa notlar aldığım, bazı müziklerin kaydını tuttuğum, fotoğraf albümü bile oluşturduğum günlüğüm. Bloğa yazmaya ilk başladığım zamanlar kendimle konuşurum diyordum, ama umduğumdan daha güzeli oldu, harika insanlar tanıdım, fikir alışverişleri şahaneydi vs. vs., özetle iyi ki bir blog tutmuşum diyorum şimdi, ve iyi ki hafızamı yazıyla desteklemişim. Yoksa benim kafa hep sisli, hepinizin öyle aslında; çok güvenmeyin o gizemli karnabahara. Hem ne demişler; verba volant scripta manent**. Destekliyorum Romalı arkadaşı, çok haklı.   
Geçenlerde canım çok sıkıldı, belki buranın suçu yok, dışarıda da yüzlerce insan, yüzlerce şey canımızı sıkıyor ama bu sefer aracı bloğum oldu. Hiç sebepsiz, nedensiz anlamadığım bir şekilde birisi canımı yaktı, üzüldüm. İnsanın türlü türlü huylarına alışığım, yaşım da küçük değil, küçük ne kelime yolun yarısını geçtim yahu! Ama hayır, bu başka bir şey, tanımadığın bir insana, hakaret etmek, ağzına gelen her şeyi söylemek başka bir yaradılış, başka bir anlayış gerektirmeli. İlk önce güzel sözcükler (onlar bile taşkınca, garip bir şekilde hedefini şaşırmış gibi) sonra küfürler. Diyorum ya size, her şeye alışılır da şaşırmalara alışamaz insan. Sanırım, ben de alışamadım.

Bir veda manifestosu gibi başladım değil mi?;p Yok artık, vedalar konuşarak mı olurmuş, giderse gitmeli insan. Öyleyse yazmaya devam tabii.

*Turgut Uyar'ın "Çok üşümek" şiirinden.
**Söz uçar, yazı kalır.
------------------------

p.s.: Şimdi evimde değilim, nöbette dinlenme saatimde yazıyorum bu yazıyı, bu yüzden sizin de dinlemenizi istediğim müziği koyamıyorum buraya. Aklımda eskilerden harika bir şarkı vardı ya sağlık olsun. Yarın unutmazsam eklerim. Ama hayır, müziksiz olmaz;p Çoğu siteye girilemiyor bu bilgisayarlardan, sadece divshare sitesine girebildim, onun için aylar önce oraya koyduğum çok sevdiğim başka bir müziği yazıya ekleyelim bakalım. Önceden dinlemeyen varsa dinleyip duacımız olur, filan. Of, ne kötü espriler. Burada bitirmeli. Sabah hastalar beni bekler, kaçtım.

sabah beş sonrası (tam 5:45!) editi aşağıda;)

"bohem hayatı" ya da bize üşümek olsun

TheSaint'in yorumuna cevap yazarken aklıma geldi bu film. Kısacık bahsedeyim, belki seyretmek isteyeniniz olur. Geçen gün izledim ben La vie de bohème filmini, çok sevdim. La Vie De Bohème, filmin bilinen adı, Fince "Boheemielämää" diye geçiyor; türkçesi ise Bohem Hayatı. Canım sıkkındı demiştim ya, onun için film izlemeye asık bir suratla ve keyifsiz başlamıştım, sağolsun Kaurismäki yine şaşırtmadı beni, yüzüm güldü filmi izlerken, keyfim yerine geldi, hatta bir sahnede kahkaha bile attım, birden, hesapsız gelen bir espri, bayıldım;) Bohem Hayatı, Fransız yazar Henri Murger'ın (nasıl okunuyor acaba, bilemedim) bir eserinden uyarlama. Bu eser Puccini'nin o çok meşhur operasına da kaynaklık etmiş (filmde, opera eski bir sanat diye Puccini'ye hoş ve komik bir gönderme yapılıyor) ama şimdi konumuz opera değil, filme geçelim; filmde üç ana karakter var. 

Bu karakterlerin üçü de sanatçı ve filmin adının işaret ettiği üzere 'oldukça' bohem bir hayat yaşıyorlar. Filmin başında, karakterlerden yazar olanın dairesini, kirasını ödeyemediği için boşalttığını görüyoruz, Aslında boşaltmıyor da biz öyle diyelim;) Türlü numaralarla ev sahibini kandırmaya çalışıyor ve o yokken evine müzisyen (bestekâr) başka bir "bohem" sanatçı yerleşiyor. Bohem kelimesini özellikle vurguluyorum çünkü filmin asıl anlatmak istediği, karakterlerin hikâyelerinden çok, bir yaşam tarzı. Akşam evine, lokantada tanışıp, pek bir kaynaştığı ressam bir arkadaşıyla gelen yazar evine yerleşen müzisyenin eşyalarını kullandığını görüyor ve küçük bir anlaşmayla üçü beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu üç sanatçı parasız, dert ve tasalarla dolu bir hayatı tüy gibi yaşıyorlar. Bu büyük bir başarı, çünkü hayat çok soğuk, sevgilileri üşüyor, ve alt etmek, üstesinden gelmek zorunda oldukları bir yaşam var önlerinde. Onların sanatçı ruhlarının zedelenmemesi için, somut, maddi konular üzerinde derin derin düşünmemeleri gerek. Kimseye zararı dokunmayan iyi insanlar onlar, bu yüzden belki de, bohem hayatı en çok onlara yakışıyor. Filmin bir yerinde ressam Rodolfo otoportresini yapar ve arkadaşlarıyla dertleşirken bir alıcı (resim koleksiyoneri olmaya birden karar veren bu alıcı, 400 darbenin tatlı Antoine'u, filmde onu da görmek yüzümü güldürdü. eh, büyümüş tabii) gelir, kendi resmini yaptırmak istediğini söyler. Tuvaldeki resmi görüp, bunun gibi gerçekçi olabilir, kim bu der, ressam, "annem" diye cevap verir;) Burada kahkaha attım işte, böyle absürt komedileri seviyorum, tüm o çaresizliğin içindeki mizahı, gülme yeteneğini kaybetmeyen, asıl suratlı, donuk belki, ama illaki komik insanları. Kaurismäki'nin filmleri hep bu mizahla doludur aslında, bilen bilir. Onun "Kibritçi Kız"ı en sevdiğim filmlerden biridir. (bakın, gönül rahatlığıyla en sevdiğim dedim sonunda;)) O filmde de inanılmaz derin bir acının, çaresizliğin içindeki mizahı görüyor ya da şöyle diyeyim o büyük saçmalığı mizahi bir dille anlatabiliyordu yönetmen. Hayran kalmıştım. Bulursanız sakın, ama sakın kaçırmayın, Kibritçi Kız muhteşem bir filmdir, bloğa da yazmıştım eskiden, şurada. Neyse işte, Bohem Hayatı, aşk meşk işlerine de birazcık girip (tam da şimdi, aşk maşk buz gibi yaşayacaksın, diyen şairi anmamak olmaz), hüzünlü bir sonla bitiyor.
----------- 


Ve bir doğum günü daha! Bugün canım ablamın doğum günü; 1 mart balığıdır o;) İyi ki doğdun canım, gece ilk kutlayan oldum (evet, başardım bunu;)) ama yazı olmadı bu sefer, sağlık olsun;) Doğum günün kutlu olsun, seni seviyorum canım, çok seviyorum.

Sanırım artık bu yazıyı bitirebilirim, ne çok konuşasım varmış, hay allah. 
---------------

I ıh, bitmemiş diyeceklerim; eve geldim ve şarkıyı da koydum, oh rahatladım sanki. Hepinizin bildiği çok eski bir şarkının Nick Cave cover'ını da içeren üç farklı yorumu var yukarıda. İyi dinlemeler olsun, şimdi benim için uyku zamanı. 

Cumartesi, Şubat 16, 2013

insan kalbini kesip biçen öyküler ve aşk işleri


Bu güzel sofrayı aklıma radyoz'nin sahibesi, sevgili Zelda soktu, o farkında değildir tabii, ama ben onun yemyeşil masasını görünce acilen yeşil(!) bir şeyler yemeliyim dedim. Bahsettiğim masada balık filan yoktu sanırım, üstelik rakı baş karakterdi büyük ihtimal, olsun ben balık ve (muhteşem) fırında kremalı patates ilavesiyle roka salatalı güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Bu fırında patates harika bir şey, tarif vereyim mi belki yaparsınız? Veriyorum;) Şöyle; patatesleri ince dilimler şeklinde kestim, fırın kabına yerleştirdim. Yok hayır, yanlış söyledim, ilk önce dilimlediğim patatesleri öğütülmüş tuz ve baharatlarla karıştırdım (kekik, fesleğen, karabiber kullandım ben), sonra biraz krema kattım ve işte bu işlemlerden sonra fırın kabına yerleştirip önceden ısıttığım fırına koydum. İki yüz derecede pişirdim ve yarım saate ayarladım fırının alarmını, yetti o süre. (ayarlamasam kesin unutuyorum, çok dalgınım) Sonra da üzerine kaşar ilave ettim, üstü kızarana kadar tekrar fırında beklettim, bu kadar. Çok lezzetli bir garnitür, yapınca bana hak vereceksiniz.

Hayat yemek filan oyalamasıyla kör topal gidiyor değil mi? Öyle. Çok şey var yapılması gereken, bekliyorlar bir köşede. Doktor kontrolüm var, gitmedim, rutin sağlık taramasını bu sefer pas geçtim, ki o benim için kolaylıktı. İş yerindeki altı ay arayla yapılan bu taramalar benim tembelliğimi ve boşvermişliğimi kolaylaştırıyordu. Eh, nasıl olsa tarama yapıldı, laboratuvar sonuçları da elimde doktora gidip, bir görünmek kolay iş diyordum. Dim, dum, duma duma dum oldum valla, kaldı öyle. Kalsın bakalım.

Yalnız evi temizletsem iyi olacak, bir süre boş verince iyice kirlenmiş her yer, bugün biraz mutfağa gireyim dedim de, of ne çok sürdü, yaptığım da bir şey olsa canım yanmayacak. Buna da miş mış diyelim, geçelim hadi.

Geçenlerde, sabahın köründe yatağa girdiğimde böyle uyumayayım dedim, yorgun ve uykusuzdum ama nöbetin ağırlığını da atmak istiyordum üstümden. Unutmak için kurgu!, bu sloganı sevdim, her eve lazım;) Ne diyordum, hah, Flannery O'Connor'ın İyi İnsan Bulmak Zor kitabından rastgele bir öykü seçtim kendime "Kurtardığın Hayat Seninki Olabilir", öykünün adı. Sadece bir iki sayfa okuyup uyuyacaktım güya, öyküyü bitirmeden bırakamadım elimden kitabı, çok etkilendim. Anlatmayacaktım aslında öyküyü, birazdan -uyumasam bile- yatağa gitmem gerek, yarın çoook uzun bir gün olacak. Hmmm, ama bahsettim şimdi, anlatmamak olmaz.
 (bu harika illüstrasyonu şu siteden buldum. öykünün başka kareleri de var orada. çok hoş.)

Öykü, Bay Shiftlet adında bir adamın, yaşlı bir kadın ve kızının yaşadıkları evin civarında dolanmasıyla başlıyor. Bay Shiftlet, zayıf, hırpani kıyafetli, bir kolu olmayan bir adam, yaşlı kadınla konuşmalarından -hafif ya da ağır bilemem- felsefe yapan, derin derin düşünen bir adam olduğunu da anlıyorum ben, yaşlı kadına ilk sözlerinden biri; "güneşin her akşam aynen bunu yapıp gözlerime bayram ettireceği bir yerde yaşamak için servet verirdim", oluyor. Yaşlı kadının cevabı daha felsefi; "burada her akşam yapar". Müthiş bir kanıksamışlık ve sakinlik;) Kadının kızı otuz yaşlarında zihinsel engelli bir kız. Konuşamıyor, hareketleri dengesiz. Adam ağır mı ağır, düşünsel saptamalarıyla yaşlı kadını biraz sıkıyor ama yine de sohbet ediyorlar. Kadınla, sadece yemek ve bahçedeki hurda arabada yatması karşılığında öte beriyi tamir etmesi için anlaşıyorlar. Yaşlı kadın bahçedeki arabanın kocası öldüğünden beri çalışmadığını ve onun öldüğü gün çalışmayı bıraktığını anlatınca; "ee, artık hiçbir şey eskisi gibi değil bayan, dünya çürüdü çürüyecek", diyor Bay Shiftlet. "orası öyle", cevabını alıyor. İnsan kalbini bir tavuğu incelermiş gibi didik didik inceleyen doktorlardan bahsediyor Bay Shiftlet, ve ekliyor; "o kadar incelemeye, insan kalbi hakkında yine de senden benden fazlasını bilmiyorlar", "daha söyleyeyim, o bıçağı alıp kalbin her yanını ayrı ayrı kesip biçseydi de, yine senin benim bildiğimden öte bir şey öğrenemeyecekti. nesine bahse girelim", diyor. "hiçbir şeyine", diyor yaşlı kadın, çünkü onun aklında başka bir şey var; daha somut, daha faydalı bir şey. Zaman geçip adamın işlerine yaraması hoşuna gidiyor yaşlı kadının, kızıyla evlenmesi için nabız yokluyor. Kızının taş çatlasa on beş on altı yaşında olduğunu söylüyor,"hem çulsuz, hem sakat, hem kimsiz kimsesiz, hem ipsiz sapsız adama şu dünyada yer yok", diyor. Bu kısmı aynen yazmalıyım, Flannery O'Connor'ın tasvirleri öyle güzel ve etkileyici ki özet geçmek yazık olacak.
"Bu çirkin sözler bir ağacın tepesine üşüşen akbabalar gibi Bay Shiftlet'ın kafasına çöreklendi. Hemen cevap vermedi. Kendine bir sigara yaktı, sonra sakin bir sesle, "Bayan," dedi, "insan iki kısımdan oluşur, ruh ve bedenden." 
Yaşlı kadın dişetlerini birbirine kenetledi.
"Bir ruhtan ve bir bedenden," diye tekrarladı adam. "Beden, bayan, ev gibidir, bir yere kımıldamaz; ama ruh, bayan, işte o bir otomobil gibidir: Sürekli hareket halindedir, sürekli oradan oraya..."
Böyle işte, sonra adam kızla evleniyor, bahçedeki hurda arabayı da tamir edip yaşlı kadının parasıyla boyatıyor. Ondan sonra mı? Yok, gerisini anlatıp mahvedemem okuma keyfinizi;) Bu kadarını bile yazmaya niyetim yoktu ya, ne oldu bilmem. Başladım mı duramama huyum var.
Plan benim için hep fasarya;) Oysa ben, kısacık bir yazıyla akşam soframı anlatacak, insanı düştüğü bunalımdan -geçici de olsa- sadece aşkın kurtarabileceğinin dedikodusunu yapacak (sakın öyküyle bağlantı kurmayın, orada aşk yok) ve konuyla çok uyumlu harika bir albümü yazıya koyup öyle uykuya gidecektim. Yarın nöbetim var, uzun nöbetlerden. (kısalara tahammül etmek kolay, uzunları -24 saat- beni öldürüyor) Yine uykusuz kaldım böylelikle, neyse. Geç olsun, güç olmasın madem, müzikler aşağıda. Miles Davis'in bu albümünü Poliş'le çok dinlerdik eskiden. Alırken kapağına bayıldığımı hatırlıyorum. Sade ve silik. Aşk böyle olmalı, desem;p O kadar da uzun boylu değil, felsefeyi öykü kahramanlarına bırakalım, hem, "aşk maşk buz gibi yaşayacaksın", demiş şair, bu daha iyi. Buyurun o zaman;
 

p.s.: Bilmem sıkılıyor musunuz, ama ben son günlerde hep O'Connor okuduğum için bir süre daha onun muhteşem öykülerinden bahsetmek istiyorum size. Bilen zaten biliyordur da, bilmeyenlerin şiddetle okumasını isterim onu. Dilinden, zekasından, espri anlayışından kısaca her şeyinden hoşlanıyorum bu kadının, sevgi ya da aşk böyle bir şey sanırım.

Çarşamba, Şubat 13, 2013

yeşil elma, ekşi tat



mahler by justine on Grooveshark

Sanki yazmayı unutmuşum. Kendi düzenimde sık yazıyordum aslında, ama araya sıkıcı şeyler girince uzun bir ara vermiş gibi hissediyorum. Her neyse, hiç ilgilenmediğim, sevmediğim prosedürlerle bir süreliğine ilişkimi kestim, sınavlar bitti ve sonunda bin yıllık düzenime geri döndüm. Sınava sadece iki gün kala elimdeki öyküleri bir kenara koyduğum için büyük bir ara olmadı bu, geceleri O'Connor ve Sadık Hidâyet okuyorum yine. Birini biraz fazla olsa da (o'connor'ın öyküleri gerçekten çok etkileyici), iki yazarın dilini de çok seviyorum. O'Connor zorluyor, köşeye sıkıştırıyor, Hidâyet sakin diliyle korkmamamı öğütlüyor; insanın olduğu yerde acı, dehşet hep vardır, sadece biraz bekle, diye fısıldıyor kulağıma. Sözünü dinliyorum; onların sözcükleriyle uykuya dalıyorum. 

Neden bilmem, biraz korkutucu geceler. Uyku hemen gelse sabah elbette olur, gölgeleri takip etmeye gerek kalmaz, ama gelmiyor.  

Film izlemeye başladım yine. Ara verdiğim için hevesle başladım ve ilk filmle hayal kırıklığına uğradım. Silver Linings Playbook,'u izledim, kötü bir filmdi. Aslında kötü demek -belki- haksızlık olacak, şöyle diyeyim abartıldığı kadar iyi bir film değildi. Romantik komedi filmlerinde çok fazla mantık aramam, beni gülümsetsin, keyif versin yeter, ama bu film çok zorluyordu şansını; abartılı karakterler, bu karakterlerin illaki birbirlerinde aşkı ve mutluluğu bulması, bir hezeyan oyunculuklar, sevemedim işte, ne bileyim. Dün gece sıcak odamda, yumuşak koltuğumda oturup kitap okurken yine film izlemek aklıma düştü, kendim kaşındım yani. Eric Bana uzun süredir etrafta görünmüyor, onca film arasında da onun filmine tıklamışım, bakayım bakalım ne yapıyor bu adam dedim, demez olaydım. Deadfall diye bir filmdi açtığım, filmin başında bir kaza oldu (hakkını yemeyeyim yönetmenin, iyi çekmiş o sahneyi), sonra paralar, uyuşturucu, silahlı adamlar filan hiç benim tarzım olmayan bir yere gitmeye başladı film. Her filmi izlerim de uyuşturucu, silah, para, kötü adam, femme fatale birleşince bana fenalık geliyor, ilk on dakikasında kapattım filmi. Bu benim için büyük bir başarıdır tabii, ben ki eskiden en aptal filmleri bile sonuna kadar izlerdim, şimdi nerede o sabırlı kız, otuzlu yaşlar hızla geçerken bir şeylere tahammül sınırı da azalıyor sanırım. Başka bir filmi açtım, şanslıymışım iyi çıktı.

Somersault, seçtiğim ikinci filmdi ve şanssız gecenin fırsat maliyetini azalttı. A hah, işte böyle araya iktisat parçaları atıp boşa çalışmadığımı, emeklilik için çektiğim çileleri günlük hayata bir şekilde yansıtabildiğimi, gösteriyorum sizlere;p Film güzeldi, yine, yine, yeniden, aynı cümleyi kullanacağım, benim filmim değildi, en sevdiklerim arasına girmez ama naif, hoş bir filmdi. (unutmadan, bu hafta naif olduğum için neredeyse suçlandım, onun için haddim olmayarak, naif olmadan bir kere daha düşünün diyorum size, naiflik kötü bir şeymiş, miş, mış...) Güzeller güzeli Heidi, filmin baş karakteri. Heidi filmin başlarında annesinin erkek arkadaşıyla öpüştüğü için (tamamen nedensiz, belki de sadece meraktan) evi terk ediyor. O kısım bize gösterilmiyor, sanırım annesinin çok üzüldüğünü, onun yüzüne bakamayacağını filan düşünüyor. Sonrası bir tutunma, varlığını başkasının varlığında bulma çabası. İnanılmaz büyük bir bireysellik vardı film karakterlerinde, filmin tüm dokusunda. Kimse birbirine dokunmuyor. Dokunursa da sadece seks amaçlı bir dokunma bu. Herkes yalnız, yalnızlık öyle şiddetli ki Heidi cinsellikle yalnızlığını unutmaya çalışıyor. Birine tutunmak istiyor, olmuyor. Kendisine bir çift kırmızı eldiven aldığı sahneyi çok sevdim, o eldivenleri ellerine takıp, kendi kendine tekerlemeli bir oyun oynaması içimi acıttı. (benim çocukluğumda "aaa mella" diye bir oyun vardı, onun gibi. lily ve rüya'ya da öğrettik, nesilden nesile gidiyor;)) Sevdiğini düşündüğü çocuğa (kimse hislerinden emin değil filmde, kızın çıktığı çocuk heteroseksüel mi yoksa homoseksüel mi olup olmadığını bile bilmiyor) birinden hoşlanırsam ona dokunurum diyor, ellerine dokunurum, sonra bakarım diye ekliyor, ve gözlerini kaçırmadan dosdoğru çocuğa bakıyor. Heidi'yi sevdim ben, çok hatalı, çok yanlış, çok çocuk, ama biliyorum hepimiz o yollardan geçtik. Ergenlik en zor zanaat, en zahmetli iş, eğer elinden tutan yoksa karanlık hemen bir adım ötede. Karanlıkla demek istediğim, yalnızlık, mutsuzluk, kimsesizlik elbette yoksa neyin karanlık, neyin aydınlık olduğunu bilemem, ahkâm kesmeyi de itici bulurum. Böyle işte, etraftaki onca soğukluğa ve ilgisizliğe inat, "naif" ve doğal bir film izlemek isterseniz Somersault aklınızda olsun, yavaş, sakin ve güzel bir film.  
 
Somersault (Score) by Decoder Ring on Grooveshark

Geçen akşam markete gittim, yapacağım yemeğin malzeme listesi cebimdeydi ama bu sefer b planım da vardı. Evet, ben, ben olalı ilk defa alternatif bir plana sahiptim, göz yaşartıcı belki, fakat doğru;) Manav bölümüne öylesine baktım, çok fazla meyve yemiyorum zaten, sınavdan birkaç gün önce portakal, kırmızı elma ve havuç depolamıştım eve, meyve sıkacağını tezgahın üstüne çıkarıp gitmişti annem (evet, meyve yemem, olmadı en azından suyunu içmem için her şeyi yaptı canım annem), suyunu içerim diyordum. Eh, içtim de, yalnız size şunu söyleyeyim bir bardak meyve suyu için çekilmeyecek külfet, zahmet bu meyve sıkacağı işi. Öyle çok aparatı var ki, meyve  sıkma işlemi pratik olsa da, arkasından on tane parçayı yıkamak gerekiyor, hemen yıkamamayı düşünmem bile, kuruyunca asla çıkmaz o bulaşık. Böyle sıkıcı bir durum sizin anlayacağınız (tamam, biliyorum tek derdim bu değil;)). Meyve reyonunda kalmıştım değil mi? Yeşil elmalara takıldı gözüm, muhteşem bir görsellik, poşete doldurmaya başladım ben de. Dalmış gitmişim, kasaya varınca çocuk hesaplarken fark ettim çok aldığımı. Üstelik benim gibi meyve yemeyi unutan birisi için çok kelimesi yetersiz kalır, çok çok fazla almışım. Fotoğraftakiler yemek için ayırdıklarım, gerisini sıkacağım artık, hayırlısı.

Bu elma bahsini ağzımdaki ekşi tadın metaforu olsun diye açmadıysam ben de Justine değilim, fakat gelin görün ki nasıl bağlayacağımı bilemedim şimdi. Hmmm, bugünlerde tadım yok diyeyim. Gülüyorum, konuşup, sohbet ediyorum da ben bende değilim pek. Önümüzdeki günlere bakacağız artık. Yukarıya Mahler'in farklı senfonilerinden seçtiğim parçaları koydum. Araya bir, iki değişik parça atsam da sadece bunları dinliyorum son zamanlarda, bunlara tahammül edebiliyorum. Müzik bile zorluyor insanı, bilirsiniz, onun için sessizlik ilaç gibi geliyor. 

Perşembe, Ocak 31, 2013

vazgeçemediğimiz şeyler; öyküler, limon kokuları


En son limonlu kurabiye yaptığımı hatırlıyorum ve kitabım gelecek diye dört gözle kargomu beklediğimi. Limonlu kurabiye güzel oldu, Zerka'nın bir önceki yazıya yaptığı yorumu okuyunca aklıma girmişti, eh limon kokusu söz konusu olunca da beni kimse durduramaz, üşenmedim yaptım. Tarifi değiştirdim biraz, iyi mi oldu kötü mü bilemem, belki oynamamam gerekti üzerinde, sonuçta adamlar denemiş ki koymuşlar oraya, ama işte kendi bildiğimi okudum, küçük bir hayal kırıklığı yaşadım tabii. Limon kokusu yoğundu, orada sorun yok, öyle olsun diye limon miktarını arttırmıştım ama biraz fazla beklettim fırında sanırım hafif katı oldular. Çayla güzel gidiyor da ben çok sevdiğim susamlı kurabiye gibi olsun, ağızda erisin istemiştim, olmadı. Peki, bu kadar kurabiye demişken neden kurabiyelerin fotoğrafını koyup hemen kısacık tarifini vermiyorum? Tamam, her şey düzenli olmak zorunda değil a, öyküler biraz beklesin, şimdi tatlı zamanı.  


Limonlu kurabiye tarifi şöyle; (ben Zerka'nın verdiği linkteki tarifi temel aldım elbette, ufak tefek değişiklikleri yazıyorum ki siz benim gibi yapmayın) iki tane limonu soydum, rende işinden nefret ederim, onun için rondodan geçirdim kabukları. İyice parçalansınlar diye uzun süre çalıştırdım rondoyu, yine de kurabiyenin içinde limon parçaları belliydi, ben severim o tadı ama pürüzsüz bir kıvam isteyenlerin aklında olsun bu ayrıntı. Parçalanmış limon kabuklarını ve iki çay bardağı şekeri biraz elimle karıştırdım, tarifte iyice ezin diyordu, vaktim yoktu, uymadım o direktife de, sonra hemen elediğim unu ve bir paket kabartma tozunu ekledim ama tarifte iki buçuk su bardağı un yazıyordu ve ben daha ilk bardağı eklerken bir terslik olduğunun farkındaydım, iyice katı olmasın diye iki bardak katıp yoğurmaya başladım. Gözüme o hâliyle de katı göründü ve işte burada tariften tam anlamıyla saptım ve kurabiye hamuruna azıcık süt kattım. Her neyse, şekil verip önceden ısıttığım fırına koydum kurabiyeleri, yalnız benim kurabiyeler fırının alarmı çaldığında sanki pişmemişlerdi. Bir on dakika daha beklettim fırında ve sonra mutfak bezine sarıp kurabiye faslını orada bitirdim. Şimdi düşünüyorum da, ben pişmemiş sansam da pişmişti kurabiyeler belki de, sadece biraz dinlenmeleri gerekiyordu. Artık bundan sonrası muamma, kurabiye matriksi, bilemem nedir, ne değildir. Doğrusunu bilip, söyleyen olursa sevinirim tabii.




Elimde çok uzun süredir bir kitap vardı, İstanbul'a giderken başlamış, sonra bırakmış, devam etmemiştim. C. okumamı istiyordu, onun hediyesiydi zaten; Ferit Edgü'nün Hakkâri'de Bir Mevsim'i. En sonunda araya giren kitapları hızla okuyup ya da sonraya bırakıp Edgü'nün -bana göre- nesir-şiir kitabını bitirdim. Güzeldi, yine de kitabın dilindeki büyük yabancılaşma karakterle arama mesafe koydu. Ben Edgü'yü "ânı" anlatan öykülerde daha çok seviyorum sanırım. Hayran olduğum "Ecco İl Mare, Maria!", gibi. Ama şimdi anlatmak istediğim kitap o değil. Nette bir parçasını okuyup, gecenin bir yarısı hemen sipariş verdiğim ve gözüm yollarda gelmesini beklediğim Flannery O'Connor öykülerinden bahsetmek istiyorum size. Herkesin dil birliği etmişcesine "güneyli gotik/güney gotiği" yazarı dediği Flannery O'Connor'ı okumak yüz yıldır aklımdaydı, bir türlü fırsat olmamış demek. Canımın sıkkın olduğu bir gece (ki son zamanlarda hangi gün, gece iyiyim acaba?) onun bir öyküsü takıldı aklıma, nette aradım taradım pek bir şey bulamadım. Bir tek öykünün baş kısmını kısacık bulabildim, sonrası yok. Geçen gün sonunda okuyabildim İyi İnsan Bulmak Zor'u ve diğerlerini de tabii. 

İyi İnsan Bulmak Zor, öyküsü bir ailenin yolculuk hazırlığı ile açılıyor; Güney Amerikalı anne, baba, babaanne ve biri bebek, üç küçük çocuk. Florida'ya gitmek üzere yola çıkacaklar ama şen şakrak ve oldukça geveze babaanne gitmek istemiyor. Evde kalsa kalır, kimse kalma diye yalvarmaz, fakat küçük çocukların da dediği gibi o hiçbir eğlenceyi kaçırmayan bir kadın, ölse yine de evde oturmaz. Hmmm, ölse dedim değil mi, o zaman öykünün (aslında sonunu çoğunuzun bildiği) tadını kaçırmadan sadece bana hissettirdiklerini anlatayım size. Yolda kaza geçiren ve hapisten kaçmış "azılı" haydutlarla karşılaşan ailenin çaresizliği ve bu çaresizliğin tam ortasındaki yaşlı kadının sadece biraz daha yaşamak için, "iyi insan" misyonerliğine soyunması ürperticiydi. Haydutların başı ile konuşmaktan hiç vazgeçmemesi, adam kendince 'enteresan' bir katharsis yaşarken, babaannenin devamlı, ama devamlı, "sen aslında iyi birisin evladım, İsa sana yardım eder, dua etsen" demesi karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Haydut nasıl hapishaneye düştüğünü hatırlamıyordu, aslında ona göre önemi de yoktu bu ayrıntının, çünkü en başta İsa her şeyin dengesini bozmuştu. "Şu dünyada ölüleri diriltebilmiş tek kişi İsa'ydı, ve de bunu yapmaması lazımdı. Her şeyin dengesini bozdu", derken adam, korkuyla ve çaresizlikle "belki ölüleri diriltmemiştir"  diye titrek sesiyle yalvaran kadını dinlemiyordu bile. Çünkü bana kalırsa yazarın da söylemek istediği gibi hiçbirimiz eğriyi doğruyu bilmiyoruz, iyiyi ve kötüyü de, kendi ahlâk tanımlarımızdan ötesi bulanık, başkasını dinlesek ne değişecek? Vurucu cümle öykünün sonunda geldi; "Aslında iyi bir kadın olabilirdi", diye özet geçer arkadaşlarına "Ayarsız" adını almış haydutların başı, "tabii ömrünün her ânı yanı başında onu zımbalayacak biri olaydı." Bu dünyada gerçekten eğlenceli bir şey yok diye bitirir öyküsünü yazar. Keşke şimdi zamanım olsa ve diğer öykülerini de kısacık da olsa yazsam size, dün gece, yok hayır sabaha karşı saat altıda okuduğum bir anneyle oğlu arasında kısacık bir otobüs yolculuğu sırasında geçen öyküsünü mesela, Her Çıkışın Bir İnişi Vardır'ı. Yazıya o niyetle başlamıştım ya, olmayacak, planladığım gibi kullanamadım zamanı. Bir saat sonra işe gitmeliyim ve ben daha yemeğimi bile yemedim. (bir de sanırım hiç istemesem de öykünün sonunu açık ettim, kusura bakmayın)
------------------
Çok, çok  dar zamanlar bu zamanlar, hem somut olarak bir sürü iş var yapmam gereken, hem de kafam bulanık. Buraya yazmak aklımda bile yoktu bugün, onun yerine belki iktisat, matematik filan çalışsam daha faydalı olurdu. Ama burası rahatlatıyor beni, büyük bir görev gibi, bu da benim misyonum olsun hadi;) Gülmek bile yük, neyse ben bir süre daha Flannery O,Connor öyküleriyle devam ederim, farklı, korkutucu bir tarzı var, seviyorum onun dilini. Biraz rahatladığımda (sanırım on gün sonra filan) başka öykülerden de bahsetmek istiyorum burada, çok fazla Sâdık Hidâyet okudum, bana yakın bulmadım fakat bazı öyküleri ilginç. Şurada Piktobet en beğendiğim öyküsünden alıntı yapmış, aynı zamana denk gelmesi de hoştu tabii.

Bir sürelik öykülere ve derslere döneyim ben, iş hep var elbette, olsun bakalım. Sonra burada buluşuruz.