Cumartesi, Mart 12, 2011

boş boş otururken, aynaya dikkatle bakılır ve...

(Lily güzel, ben güzelim, tabii bizi sevenlere göre.)



Bugün akşam birden oldu. Hızlı hızlı. Annem yarın gidiyor, onunla daha çok vakit geçireyim diye dışarı çıkmıyorum ama evde oturup ya kitap okuyor, ya nette dolaşıyor ya da film seyrediyorum. Saçma işte. Bir türlü organize olamamanın sonuçları bunlar. Dağınık, karışık bir düzen. A, düzen dedim! Demek ki belli bir düzeni var hayatımın. Hiç yoktan iyidir. Bir de, annem olmasa sanki her gece dışarıdayım, komik. Ben domestik biriyim, evime sadakatle bağlıyım:) Bu nasıl oluyor bilmem artık, fakat oluyor.


Bir zamanlar, Poliş'e Perec'in Harikalar Odası kitabını verdiğimde üzerine şunları yazmıştım; "bir hikaye biliyorum. bu kitapla alakası yok. hikayedeki kişi istediği her şeye odasında sahip olduğunu anlıyor. ressamlar, şairler, müzisyenler, ülkeler, onları tanımak için oralara gitmesi gerekmediğini, odasında her şeyin daha güzel olduğunu. bach'ı odada dinlemek, gogh'un resmine hep aynı duvardan ve yatakta uzanırken bakmak."  Hâlâ öyle düşünüyorum, bir odaya sahip olmak iyidir. İster dokunabileceğin, kıyısı, köşesi olan bir yer olsun, ister beyninde sana ait bir sığınak. İyidir.


Alain de Botton, Aşk Üzerine adlı "tatlı" kitabında (gerçekten öyle, tatlı bir kitap, okuyan anlayacaktır ne demek istediğimi.) güzellik ve aşk hakkında yekten bir soru sorar bizlere; "güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği?". Etrafımızdaki sayısız insan arasında arzumuz neden sevdiğimiz kişiye yönelir, neden özellikle o yüz, o ağız, o burun, o kulak ilgimizi çeker? Boynunun kıvrımına, yanağındaki gamzeye nasıl vuruluruz? Böyle şeyler soruyor yazar ve cevaplamaya çalışıyor kendince. Arzunun dikkatini neye yönelteceğinin muamma olduğunu hep söylüyorum. Yine de kafa karıştırıyor. Proust, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücünden yoksun erkeklere bırakılması gerektiğini söylermiş. Botton, sevgilisi Chloé'nin dişleri arasındaki boşluktan bahsedip, çizimlerle de bu anlatımı destekledikten sonra kendisine -aslında güzel sayılmayan-, bu görüntünün neden çekici geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Hayal gücünü harekete geçirdiğini, bunun onu tahrik ettiğini, o küçük boşlukla oynamak, onu kapatıp tekrar açmak, dilini onun arasında gezdirmek, bütün bunların ona ayrı bir zevk verdiğini söylüyor. Neredeyse, saçmalayacakken (benim fikrim tabii:)), durumu Wittgenstein'ın ördek-tavşan örneğiyle kurtarıyor. Sevdiği kadının mükemmellikten uzak güzelliğini (onun fikri, yoksa nedir ki mükemmel, biri bana söylesin.) "müphem" olmasıyla değerlendiriyor ve ona bu sayede artı değer kazandırıyor.  Aynı imgede iki görüntü gören meşhur filozof gibi, sevdiği kadının yüzünde iki farklı yüz  görüyor. Hayal gücü ördek arıyorsa onu bulur, tavşan arıyorsa tavşanı. Eğitim, eğilim, özel durum vs. vs. imgenin durumunu belirler.

Burada aşk mutlak olandır. 

Peki, hayal gücü dişlerin arasındaki boşluktan sıkıldığında, tavşan ya da ördek görmek istemediğinde ne olur? Ortodontist? Yazar soruyor, güzelliği belirleyen bakan kişiyse, o kişi başka bir yere bakmaya karar verdiğinde ne olacak?

Bir zamanlar bir film seyretmiştim. Aklımda çok az görüntüsü kaldı. Polanski'nin Bitter Moon'u. Filmi sevmemiştim ama şimdi anlatacağım sahne önemliydi. Adam hayran olduğu, uzun süre peşinden koştuğu kızla sonunda sevgili oluyor ve onun her davranışından keyif alıyordu. Duruşu, bakışı inanılmaz seksi geliyordu adama, hatta kadının sütü karton kutusundan döke saça içişi adam için tahrik edici olabiliyordu.  Gel zaman git zaman (masal gibi oldu, ne yapayım?:)) aralarındaki tutku azalıyor -daha çok adamın tabii-, ve arzunun o zaten belirsiz olan nesnesi iyice silikleşiyordu. Bir gün kadın yine sütü öyle içerken, yüzüne, vücuduna dökerek, adam tarafından uyarılıyordu, "şu sütü doğru dürüst iç, herkes gibi bardağa koyarak!"

Ho ho ho, bu satırları okuyan sevgili "okuyucular" (valla başka kelime bulamadım), işte insan böyle bir şeydir, nankör! Kendinizi yine kendi benzerinizden koruyun, sonra üzülen siz olursunuz:p
-------------
-Güzellik Hırsızları, diye bir kitap okumuştum, eskiden. Kötü bir kitaptı fakat bu konuyla ilgili, onu bir ara anlatayım hatta Koleksiyoncu ile bağ kurarak. Koleksiyoncu güzel kitaptır, o başka. Karıştırılmasın.
-Aşk Üzerine, kitabını bana hediye eden sevgili C., kitabın üzerine "blog tadında bir kitap, oku sevgilim, sonumuz benzemesin" demiş:) Bloglara mı yoksa kitaba mı laf atıyor hâlâ anlamadım. Oysa benim gibi, "tatlı" bir kitap deseymiş, daha anlamlı, hatta pek bir güzel olurmuş:)
-Saat kaç oldu, bu saate kadar annemle konuşsam benim için daha faydalı olurdu. "Ben güzele güzel demem..." diye başlayıp, ne hoş hikâyeler anlatırdı.
-Yazıya koyduğum iki şarkı rastgele seçilmiş şarkılar, anlam aramayınız ve yazının ayarıyla oynamayınız tabii.
-Finito!

Salı, Mart 08, 2011

acıyor



"... Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir. ..."

"... Kilisede org dinlemek dışarıda da sık yaptığım işlerden. Böylece, melekler üstümde kanat çırparken onları kışkışlamak olanağı buluyorum. İlle kışkışlanacak bir şeyler icat etmek!  Nedir bu? ... Gün, günlük yaşam her şeyi o kadar çabuk unutturuyor ki. 'En kolayı kaçışlar'.. Oysa üstümüzden okyanuslar geçti. Geçmemiş gibi yapmanın kolaylığı beni avutmuyor, tam karşıtı, kötü sıkıyor. Üstümden okyanuslar geçti. ..."

"... Onun bedeni bir tımarhane  / İçinde çok işçi, deli ve çalışkan! ..."

"Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı. ...  Neyi bulmaya çalışıyordu yeniden? Kitabın açık sayfasındaki dizeleri okurken yazlıktaki beyaz gündoğumunun hangi görüntüsünü?..."

"... Ben on sekiz yaşındayken artık ölü bir canavardı hayat bilgim. ... Soluğum sığınacak yer bulamazdı. Küskün bükülmelerle uçup gittiğini görürdüm. Açık kalan ağzımdan içime nefret dolardı. 'Ah hayatım, hiç benim olmadın..' ..."

"... Terk ettiğimden beri erik ağacını / Orada Tennessee'de / İlk kez tattım sıcağı ..."

"... Bekliyorsun. Ruhun enerjiyi bir yere akıtarak dirilmek istiyor; olası mı bu? Neye, kime akıtacaksın onu, kimi ortak edeceksin duygularına? Sana, senin eziyetine kim katlanabilir? Yalnızlığı kabul edemedin mi? Dostun kimdi senin? ..."

"... Günaydın gece yarısı / Eve dönüyorum / Gün sıkıldı benden / Ben ondan nasıl sıkılabilirim ki? ..."

"... Düşmeyeceğim. Merkeze vardım. Kanla, ürpermelerle ve nefeslerle dolu hayatın ince etten duvarının ardından kim bilir hangi ilahi saatin vuruşunu dinliyorum. Şeylerin esrarengiz çekirdeğine yaklaştım, tıpkı geceleyin insanın bazen bir yüreğin yakınında olması gibi. ..."

"... Yaşam bir çatlayıp dağılma işlemidir zaten, ... / Yine de çatlak tabak mutfaktan eksik edilemez, vazgeçilmez bir gereçtir, öyle saklamacaktır. Bir daha ateş üstüne konulamaz, öbür tabakların arasına rastgele bulaşıklığa devrilemez, konuk önüne çıkarılamaz artık, ama gece geç saatlerde içine bisküit falan koyabilirsiniz, artan yemeklerle bir buzluğa tıkabilirsiniz. ..."

" Her konuşma bir şeyi değiştirir hayatımızda / Sustum geriye geriye çekilerek."*


*Alıntıların hepsi kadınlardan, sırasıyla; t. özlü-yaşamın ucuna yolculuk/a. ağaoğlu-mektuplaşmalar,memet baydur/n. marmara-beden/v. woolf-mrs. dalloway/l. tekin-gece dersleri/i. murdoch-kesik bir baş/l. erbil-cüce/e. dickinson-günaydın gece yarısı/m. yourcenar-ateşler/t. uyar-yürekte bukağı/g. akın-kısa şiir,altı.

-Fotoğraflar, gazete haberlerinden.

iyi olsun, güzel olsun

"...
Çiçek. Çiçek satıcılığıyla başlamışım serüvenlerime. İplere
dizili çiçekler ve çocuklar, gül kurusu. Ama nasıl da
büyülüymüşüm o zamanlar, bir pericik yüzünden
bakılamazmış. Boş arsaları vardır yaz gecelerinde hafifsi
malta hummalarının. Kış gecelerinde de sonsuz beberuhili
sanrıların haberleri. Sonra taştan geçit. Elli yaşlarında bir
cadının çekmecesinde yaşıyorum, çivilenmiş. -Gerçekten,
yaşıyor muyum acaba? Mevsimin ne olduğu bilinmiyor ve ben pek üşüyorum. Gibi U.
..."
e. Ayhan/Bir Fotoğrafın Arabı



Bugün, kahvaltıda ve alışveriş merkezine gidene kadar ifadesiz olan yüzüm yukarıdaki sümbülü ve diğer çiçekleri görünce bir şeye benzedi. Çocuk gibi gülümsedim, "a, sümbüller ne güzel!" diye seslendim bir de. Yüksek sesle, kendime. Niye sevindim bilmiyorum. Neo'nun "birdenbire sümbül" yazısını ve -aslında özellikle- o güzel başlığı okuduğumda duyduğum histi yaşadığım. Birdenbire sevinç. Her şey güzel olsun tanrım, her şey güzel olsun. Sessiz dualar geçiyor içimden, durduğu yeri siliyorum. Ve bazı anları siliyorum, kayıp. Çok uykum geliyor bu günlerde, hayır uyumuyorum. Uykuyu itiyorum, kötü rüyalar görüyorum. Bu neye benziyor biliyor musunuz?

Gibi sevinç.

Ben Ece'nin bu şiirine deli olurum.

Pazar, Mart 06, 2011

Justine; bu gece kendisiyle





"Ben yıllar önce hastayım, çocuk sayılırım daha
Silüetler bekledim yatağımda, cüppeli eşlikçiler
andız gölgeleri
Çökersem kurtulurum, gizlice bir beyaz at
sedef kakmalı eyer
Omuzlarıma kuşlar konar kalkar, kuşlar da kurtulacaklar
Sonra bir marsıvanın üstünde uzadı boyum
-Demek sizi gönderdiler kendileri gelmediler."
h. Arkan/fit


Bunu çok dinlerdim eskiden. Taşrada değil, İstanbul'da. O şehirde, gündüzleri mevlevihane gezer, geceleri bunları dinlerdim. Gazeller, Dede Efendi (İsmâil), ney taksimleri ve şimdi dinlemediğim bir sürü şey. Viyolonselde Mesut Cemil Efendi vardı. Bu gece onların arasına daldım, ne güzeller. Başka bir dönemi yaşamış, o döneme uygun düşünmüşler. Öyle söylemişler üstelik şarkıları, ilahileri, neyi söyledilerse artık.  A, bir de ney üfleyenler var! Kaç saattir aklıma ilgili ilgisiz bir sürü şey geliyor. Çok sessiz oda, arada "beni kör kuyularda", çalıyor, arada "bir sebeple gücenmişsin sen bana" , arada "bir gönlüme bir hâl-i perişanıma baktım", filan falan işte.  Yani, bir sıkıcıyım, bir sıkıcıyım ki sormayın:) Ben kendime dayanamazdım "kendimin yanında" olsaydım. Ne diyordum, tuhaf tuhaf şeyler düşünüyorum. Dağlarca'yı çok sevdiğimi düşünüyorum mesela, fazla tanımadan ayrıca. En güzel şiir ismi, onun şiirine koyduğu gibi geliyor bana. Şiir ismi, komik bu!:) Gogh'un kardeşi Theo ile mektuplaşmalarının ne kadar hüzünlü olduğunu düşünüyorum sonra. Kitabı rafından indiriyor, fakat açıp okumuyorum. Rüzgâr sevdiğimi, rüzgâr çanına bayıldığımı, evin her tarafına asıp bir de sesinden korktuğumu düşünüyorum. Budalalık bu! Çın çın çın, korkuyorsan asma. Klazomenai kazısına gitmiştim çok önceleri, beşte kalkardık, kargalar uyanmadan yani. Neden o saatte kalktığımızı düşündüm bu gece. Anlamsız geldi, yat uyu değil mi? Kocaman bir tarlanın ortasında açmamız vardı, sabah gün ağarmadan orada olurduk, etraftaki evlerin sıkı sıkıya kapalı perdelerine aç kediler gibi bakardık. Uydu mu bu benzetme bilemem, bu saatte ne kadar uyarsa artık, boş verin. İşte, o odaların içinde uyuyan olmak isterdik. Odaların içinde uyuyanlar, kazı, tarih, şu bu hiç takmadan uyurlar, yedi uyuyanlar gibi uyumak sonra. Oh mis!

Düşündüm kısaca.

Cuma, Mart 04, 2011

anlayış



Burada biz çocuktuk, burada kar denilen şeyi "tanımış" ve "tanımaya hazır olmayan" hâllerimizle duruyorduk. Burada biz, ciddi masumduk. Poliş(clea) kardan korkuyordu, beyaz, soğuk ve sonsuz diye korkuyordu sanırım. Şimdi böyle derim tabii, bu "şimdiki Justine'in" bakışı olur. Kurguyu kurup kurup bozabilen, muktedir insan analizi. O zaman bilmiyordum, gülüyordum sadece. Düz mantık; bir şey komik ya da değildir.

Kahve içip duruyorum, biraz sinirliyim şu sıralar. Sinir bana yakışmadığı için (ne bileyim, öyle olduğunu sanıyorum.) gülümsemeye çalışıyorum lüzumlu lüzumsuz. Bu komik oluyor tabii, gülüşün bazen yüzünde donuyor bazen de fazladan yoruyor. Conrad, evvelki gün sabaha karşı yatağa girdiğimde bana çok yardımcı oldu. Gemiye onun yardımıyla girdim ve oradakileri tanırken bütün dertlerimi unuttum. Kısa süreli ama güzel bir arınmaydı. Bazı cümleleri tekrar tekrar okudum; "...sessizdiler, ama alınyazılarının kötülüğünü yanıp yakılan ağlamaklı sesleri yüreklerinde tiksintiyle susturacak kadar merttiler. Salt kendilerine özgüydü alınyazıları; böyle bir yazgıya dayanabilme yeteneği, seçilmişlerin ayrıcalığı olarak görünüyordu onlara! ... Onlar, gizemli denizin ölümsüz çocuklarıydılar. Onların yerini, hoşnutsuz yeryüzünün koca çocukları aldı. Daha az isyankâr ama daha az masum, daha az günahkâr ama aynı zamanda daha az inançlı, konuşmasını öğrenmişler, ama sızlanmasını da öğrenmişler bu arada...".

Son günlerde takıldığım şeyleri söylüyordu bana ve beni onaylayan sesiyle. Şaşırarak ve düşünerek uyudum.

"...aslına bakarsan. her şey insanın zihnindedir. yani gerçek denilen hani insanlar arıyorlar da bulamıyorlar ya, insanın zihnindedir ve o kadar  çeşitlilikte gerçek vardır. böyle olunca da bir incinme hadisesini kafanın içinde evirip çevirip hale yola koyabilirsin. çözmek ya da çözmemek, kırgınlığı sürdürmek ya da sürdürmemek senin elindedir yani. bir "neden"in hacmi ile oynayıp onu genleştirip ya da katılaştırıp, olmadı su gibi akıtmak senin insiyatifine kalmış. o "neden" i  ilişkiyi sonlandırmak için de kullanabilirsin, bir karakter analizi malzemesi yapıp, onun uzantısı halinde düşünüp ilişkide insanların birbirini kabul etmeleri gereken sınırları şeklinde bir anlayış da geliştirebilirisin... biraz ısıt, sıvılaşsın, bak bakalım o "neden" nereye doğru akıyor. yani gönlünün isteği ne?..." *

Bunu kim mi yazdı? Conrad değil, Peri. Anlayış; birikimin, okumanın, görüp geçirmenin dışında bir şey istiyor. Hisle alakalı, duyusal bir şey. Bunu önemsiyorum.

----------------

Şimdi yemek yapmaya kalkmalıyım. Patlıcanlı, kıymalı bir şeyler yapacağım. Karnım çok acıktı ve yemek yaparken nasıl güzel arınır insan, bunu iyi biliyorum:) Hadi bakalım, değiş tonton!

*Peri'den.
*Yukarıdaki şarkıyı daha önce kullanmıştım. Çok güzel ve tuhaf şekilde hüzünlü geliyor bana. Çocukluk anılarına ve fotoğraflarına uyuyor. Cría cuervos filminde Saura da kullanmıştı ve çok uymuştu oradaki havaya. Filmdeki kıza (Ana) benziyor çocukluğum, yüzü, kırılgan neşesi. (hatta ekose eteğimiz bile aynı:p) Öyle güzel bir film ki, izleyin lütfen. Eminim seversiniz. Hatta kısa bir görüntü vereyim aşağıya, o filmden. Buyurun;

"hastayken, inceyken..."



(Bu kadın neden gülüyor?)

"...
Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
...
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mı dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar...
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
..."

e. Cansever/Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka


(Ve bu kadın neden üzgün?)

*İkinci resimdeki heykel şu siteden.

Salı, Mart 01, 2011

"sen benim üzerine çok kar yağan ilk kentimsin"*



"...
Bacaklarım uzun
nereye gitsem uzun
nereye gitsem gelip beni buluyor
çıkmaz bir sokakta ablam
..."

e. ayhan/ibraniceden çizmek

Hep zordur, kardeşlik bağıyla bile zordur, çünkü anlatmak çaresiz kalmakla eş değer. Anlatayım; senin kendi başına kaldığın hâller, tam o sıra yatılı okulda bir kız kardeştim ben. Televizyonda haberler savaşı anlatıyor, ihtimal kitaplarını önüne almış, ders çalışıyorsun. Babam unutuyor, köy evinde, sahi oraya nasıl gitmiştik biz? Sen biliyorsun, ben biliyorum, unutmam. Kapıları gürültüyle açıyorsun, her kapı sesinde kalbim atıyor, sana inanarak, ama kardeşim o benim, böyle diyorum kendime. Fısıldayarak. Bir şeyler döküyorsun, annemle sessizce yaptığımız anlaşma, zor zamanlar. Birbirimize "sevgiyle" katlanıyoruz.

Daha önce söylemişimdir, senin mektuplarınla dayanıyordum yalnızlığa. İlk sevgilimi öpüşümde cebimde sesin vardı. Kırlangıç diye sesleniyor, bende arınıyordun. Bütün arınmalar bitti şimdi, büyümeyi boş ver, daha çirkiniz artık. Banyodan saçında havluyla çıkan kız, ki o banyoda sular akmıyordu, hep hayal kurardı. Bir tiyatro ve eğlence düzenlemiş, sattığımız biletlerle -inan olsun- ciklet almıştık. Bak, mutluluk nasıl sakin geliyor. Sen unutursun ya... Senin günlüğünüm ben. Bakışımızda saklı yara, taslar taslar dolusu sular, geçmiyor. Bahçeye tepsiyle tabak taşınır, banyoya kovalarla, sular hep dışarıda. Nasıl arınacaksın bu şekilde? Nasıl? Seni benden başka, beni senden başka kimse anlamayacak. Bil bunu. Anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın.

Yeni konuştuk, cevabımı unutma; tarih oluşturmak zordur. Benim seninle, kahkahadan, gözyaşından, acıdan ve kavgadan, bırak bunları, unut, her şeyden oluşmuş bir tarihim var. Kimse giremez araya. İşte, bu tarih imini unutma.  

Ve üzülme, biz her işi "ala ala hey"** diyerek yaptık. Güzeldir bu.

Seni seviyorum canım, güzel ablam. Doğum günün kutlu olsun.

*Senin çok çok eski bir mektubundan.
**Ece'nin aynı adlı (ala ala hey) şiirinden.

Pazartesi, Şubat 28, 2011

merak, eğlence... ah bilirsiniz siz, ne derler; fasa fiso işler

(Taşındığım ev (eski) sıcaktı ve biz daha rahat araştırma yapabiliyorduk, mutluyduk:p) 


Az uyudum, az yedim ve yorgunum, ama Oscar'a hazırım! Hah ha, böyle devam etmeyecekti bu cümle fakat yine dayanamadım. Uzun süredir bu ritüeller keyif vermiyor bana, eskiden Poliş'le seyreder, çok gülerdik. Hiç susmadan, şarap içerek inanılmaz dedikodu yapardık. Hollywood dedikodusu tabii, siz ne sandınız?:) Kim nasıl oynamış, ödülü alacak mı, alsın mı, ne giymiş, yakışmış mı, vs. vs.  O zamanlar arka arkaya film izler, tüm adayları yalayıp yutar, biz de tahminlerimizi yapardık, belki de keyif almanın reçetesi buydu. Neyse ne, bakalım bu gece eğlenceli olacak mı? (Bu arada kırmızı halı çoktan başladı ben hâlâ burada bir şeyler yazıyorum, laubalilik işte.)

Aday olan tüm filmleri izlemedim, izlediklerim arasında Black Swan daha etkili bir filmdi. Winter's Bone keza. 127 Hours, Inception ve The Kids Are All Right diğer ikisinin yanında basit filmler, tamam tamam Inception'ı harcamak ayıp oldu, onu ayıralım. The Social Network'ü dün nöbette izleyecektim güya, oysa izlediğim tek film akciğer ve batın filmleriydi:p The Fighter, sanırım kavga, gürültü dolu, hem içinde kadın da yoktur (annemin klasik lafı), erkek filmi basbayağı, uzun bir süre izlemem ben onu. Coenler'i bu yıl unuttum, allah unutturmasın ne diyeyim:p

Sonra sonra, hah tamam, en iyi kadın ve erkek oyuncular banko, Natalie ve Colin. Arkadaşları tanırım, iyi oyuncu ikisi de ve hak ediyorlar. Yardımcı kadın oyuncu ödülünü de Melissa Leo'nun değil Helena'nın alacağını düşünüyorum. Neden, ne bileyim, öyle işte. Hani hep o kategorilerde şaşırtırlar ya ondan sanırım. Bir de Melissa için Poliş'in söylediği şey geliyor aklıma, hâlâ gülüyorum. Golden Globe'da (sanırım) ödül alırken Jeremy Irons'ın elinden aldığı için o kadar heyecan yapmıştı ki, bize çok komik gelmişti bu tepki. Poliş, kadın gelmiş elli yaşına hâlâ Jeremy'yi gördüğü için ayılıp bayılıyor, Jeremy'yi bizim bakkal görse heyecan yapmaz adam unutuldu yahu, demişti. Ve inanın o söylediğinde daha komikti:p

En iyi yönetmen Fincher olur, Fight Club filmiyle havasını almıştı -ki harika bir filmdir-, bu facebook başarısı hikâyesiyle kesin verirler. Bir de yahudi ya arkadaş hep başarı hep başarı. Zaten yahudi olmayan bir ben varım o sektörde, üstelik sektörde de değilim. Hah ha ne oldu bu şimdi!? Son olarak filmine bayılmasam da Nolan'ı harcadılar, adam daha ne yapsın bilmiyorum valla?

Kısa kısa;

-Antisemitik değilim, keşke yahudi olsaydım.
-En iyi yabancı filmi Kynodontas almalı ama almaz. Oy verenlerin marjinal düşünceye eğimli olduklarını sanmıyorum. Pardon, Bunuel ve Bergman alıp duruyordu değil mi? Olur öyle:)
-Kırmızı halıdan geçen kadınlara yan gözle bakıyorum da, hepsi parlıyor, inanın. Hatta Serap, dayanamayacağım ben yatmalıyım, kadınların yüzünde hiç kırışıklık yok, şaka mı bu, diyor. Kızım bunlar bizden genç dedim, elli yaşında kadın geçti tam o sırada, botox dışında söyleyecek laf bulamadım. Hatta "cevab veremedim":p
-Şarap içmeye bile başlamadım daha, sadece leblebi yiyorum. Bu yıl benim evde tören sönük geçiyor.

Bye!:)

Cumartesi, Şubat 26, 2011

hâlâ çocuk

(Ben Lily'ye şaşarım, o bana, dünyaya ve aslında her şeye şaşırıp şaşırıp kalmalara doymaz.)


Çabucak yazıp gideceğim. Biraz oturdum ya evde, şimdi iş sıklaştı. Bu sabah nöbetten geldim, yarın yine nöbet var. Yalnız bu sefer yirmi dört saat. Neyse benim rutinim bu, hızla geçelim. 


Evvelki gün, oscar adayı filmlerden birini seyrettim. Winter's Bone, diğer aday filmler arasında bir ayrık otu, farklı bir film. Yavaş ilerliyor, sakin ve ağır. Ben bu filmi izlerken çok şaşırmadım, büyük ihtimal unutulup gidecek, bir iz bırakmayacak kalbimde. Diğer bağımsız filmler gibi, hatta Frozen River'ı izleyenlere filmin tarzı tanıdık gelecek. Fakat benim takıldığım şey başka. Filmde, on altı (ya da on yedi) yaşlarında bir kız çocuğu hasta annesine (neden hasta olduğu çok belli, öyle bir ortamda hastalık hafif kalıyor.) ve iki kardeşine bakmak zorunda kalmış. Ki, o da sadece on altı yaşında, yasalara göre henüz çocuk. Babası uyuşturucu işiyle uğraşıyormuş ve kayıp, onun borçları yüzünden ev ve arazilerine ipotek konulmuş ve ödeme yapılmazsa haciz gelecek filan falan. B.ktan bir durum kısaca. Kasabada herkes sert, herkes feleğin çemberinden geçmiş. Kimse kimseye acımıyor bu yüzden. Tüm bunların ortasında zavallı bir kız, çok çaresiz. Taklit ediyor, gördüğü herkes gibi sert olmaya çalışıyor, boşuna bir çaba. Hiç konuşmayan annesinden yardım isterken ağlıyor. Öyle masum, öyle güzel ki. Nasıl bir vicdan bu çocuğu böyle bir durumda bırakır diye sormuyorum, sormam. Onu biliyoruz, vicdanın kolay bulunmadığını, daha sert hâlini. Sadece, bir çocuk hep hayal aleminde mi yaşar, bunu merak ediyorum. Biz mi öyle sanıyoruz ya da? 


"Gökyüzü gibi bir şey" olduğunu biliyoruz çocukluğun, öğrendik. Peki bu gökyüzü nasıl bir şey? Onun üstünü örten, sonra diğerinin, bir diğerinin. Çocuklar bazen çok erken "olmak" zorunda kalıyorlar, bu kötü sonuç, ama oluyor işte. Bizim onların durumunu "pembe" görmemizin nedeni ne?

Devam edeceğim sanırım bu yazıya, sonra tabii. Uyumalıyım, çok az kaldı sabaha, ne saçmalık.

Çarşamba, Şubat 23, 2011

Yağmur'a bakın!



Dün ben nöbetten gelirken başlayan yağmur dinmedi. İzmir'de. Buranın yağmurunu bilen bilir demiştim zamanında. Yine diyorum, hiçbir yağmura benzemez. Gerçekten öyledir ama, abartmıyorum. Bir şeyin acısını çıkarır gibi yağar. Şimdi nasıl deli deli yağıyor bir bilseniz.

Neyse, mesele bu değildi zaten. Bakmanızı istediğim yağmur da bu değil. Durun anlatayım;

Yağmur'un harika bir dükkânı var. Edip'in sözlerinden adını aldığını düşündüğüm. İnsandaki ezgiyi, aklı gösteren, içinde binbir türlü şey olan, aşkı, ayıbı öğrendiğimiz, kutu, teneke dolu dükkân. Buraya yazmaya başladığım zamanlarda tanıştım Yağmur'la, kısaca ama içten seslenmişti.  Sanki çok eskiden beri tanıyorum ben onu. Bakışını, fotoğraflarını. Çok seviyorum alüminyum dükkanını, onu. "Hangi ağaç" sorusuna portakal ağacı demiş. Pek yakışmış, bayıldım, şurada.

insandan İsa yapmak

(pixdaus.com sitesinden, kullanıcının nickini bulamadım.)


"Yitirdim inançlarımı Stepan. Ve nasıl alabildiğine
Sorumsuz dolaşırsa kan vücutta
Bir yandan bir parçası olarak insanın
Bir yandan büsbütün yabancı insana
Giderek tanrıyı buldum ben de. Tanrıysa
Yitirdi kesinliğini bir insan kılığında."*


Bunları Lusin Stepan'a diyor. Duymadıysanız duyurayım. Ben, "insandan İsa çıkar mı" diye kendimi Lusin bildiğimden beri düşünürüm. Sahi, kim kendini Lusin saymadı ki; Lusin hep gider, isterse biraz gider, yeni bir isim arar, Stepan'a dünyayı zehir eder, ki o Stepan acılarını bile duymaz. Yoğun, çok yoğun anlamsızlıklar içinde. Lusin genelevde yaşar.

Film için geç kaldım ama seyredeceğim yine de, olmadı yarım bırakırım. Eskiden bir şeyleri yarım bırakmak acı verirdi, şimdi alışıyorum. İsa'ya benzeyen bir sevgilim var; İsa, Alyoşa'dır, o da biraz Mişkin. Sonuçta hepsi İsa. Benim buradaki varlığım... Yok, yazmak saçma, şiir konuşuyor;

"Elini verir misin, elini?
Benim anladığımca sen
Bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
Bu böyle olunca da, o zaman
Şaşırma bir gün bir mutluluk yerine
Daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan"*


Şarap fondip yapılmaz ama ben yaptım, oldu!:p

*e. cansever/tragedyalar v-iii

Salı, Şubat 22, 2011

İzmir sokaklarında volta atıyoruz



Nöbet sonrası biraz uykunun ardından yürümek çok iyi geliyor. Hem bir asır yürümemişim, oturup duruyorum evde, yağmur da vardı azıcık,  yürüyeyim bakalım dedim. Çok çok yavaş yürüdüm ve gerçekten -yine yine yeniden- şaştım dünyanın küçük işlerine.

Bankada sıra beklemedim, oysa Conrad yanımdaydı, evde çok işim var ya, okuyamıyorum(!) en azından sıra beklerken okurum diyordum. Olmadı. Makineden sıramı almaya kalmadan yandı numara, sinir oldum. Evet, insanoğluna iyilik yaramıyor:) Benim önümden işlem yapan yaşlı bir kadın vardı, hatta o kadar yaşlıydı ki, ödemesinde bile sorun çıktı. Memur kız, "yetmiş beş yaşını geçince ödeme yapmıyoruz", dediğinde, "ne yani şimdi öleyim mi kızım?" diye cevap verdi. Bu bana müthiş felsefi açılımları olan bir lafmış gibi geldi, düşünmeye başladım, düşünürken kadına gülümsedim sanırım, o da sorusunu tekrar sordu; "öleyim mi yani kızım, az kalmış baksana". Cevap veremedim, yani isteyince ölmek intihar filan sayılır, ee, o kadının da şimdi intihar etmesi büyük aptallık olur. Yani ben dururken burada, hmmmm, çok ayıplarım teyzeyi. Üstelik para için, yiyemeyecek de afiyetle. Hah ha bana ne oluyorsa, geçelim.

Emlak ofislerinin önünden geçerken uzun uzun oyalandım, okudum yazılanları. İmla dışında pek bir sorun yok emlak dünyasında, rahat uyuyabilirsiniz bu gece. Ben sizin yerinize kontrol ettim;p Vitrinin üzerine yapıştırılmış renkli renkli kağıtları (Adam bunlar için uğraşmış evinde, ne güzel. Yok, belki de ilkokula giden çocuğu vardır üstlerini pembe boyayla filan ona çizdirmiştir.) okurken, içerdekiler de beni incelediler. Ben ilanları, onlar beni, komikti. İçerideki adam seslenecek gibi yapınca hemen ilerledim, düşecektim. Ne salaklık, sanki yiyecekler. Konuş işte değil mi, hem yokuştaki evi satıp yeni ev almak gerek, belki akıl filan verirler:)

Dönüş daha eğlenceliydi; sokaklar küçücük, yürüyecek kaldırım yok, olsa bile araba park etmiş yürüyüş yerine, evler anlamsız anlamsız dizilmiş, hatta bir apartmanın en alt katı, telefon direği ve kendi duvarına çaktığı çivi arasına tel bağlamış, neredeyse takılıyordum. Onu da düşündüm, geri dönüp biraz bakındım bile. Ne amaçla böyle bir düzenek yapmış bu arkadaşlar diye. Sanırım çamaşır asıyorlar yazın oraya. Fakat şöyle bir sorun var, orası bildiğin sokak, hatta cadde ve üstelik yaya kaldırımı! Bu rahatlığa şapkam olsa çıkarırdım ama o kadar da cumhuriyet kadını değilim, sadece ağzım açık kaldı. Bravo iç sesleri eşliğinde yürümeye devam ettim. Ayrıca bir de şükrettim tanrıya, tel tam boyun hizama geliyordu. Giyotinle ölmek çok uzak değil dostlar, hatta çok olası:)

Bir kadın bebeğiyle karşıdan bana doğru geliyordu. Düriye, yavaş yürü kızım dedi, En fazla iki yaşındaydı bebek, ismiyle uyumu var mı, acaba ben mi saçmalıyorum diye düşünürken baktım da Düriye benden daha ince giyinmiş ve gayet mutluydu. Büyüyünce daha mantıklı olacak her şey diyerek bakkala girdim. Taraf ve Radikal aldım. Eskiden Taraf için çok dolaşırdım bakkalları. Bulması zordu ve uğraştırıyordu. Hatta Deyvo (ablamın eşi) İstanbul'a bu gidişimde cafede otururken -bozuk türkçesiyle- benim için Taraf bulma çabalarını anlattı. Öyle kötü anlattı ki, masadakiler Taraf'ın illegal bir gazete benim de salak olduğumu düşündüler. Neyse, uzun süredir gazete alma işini bırakmış netten okuyordum. Ben yokken gazeteler küçülmüş. Radikal bazı yazarlarını (h.c. güzel'i heyecanla aradım sayfalarda ama gitmiş maalesef) nasıl sığdıracak bu boyuta diye aptalca bir komiklik düşünürken bakkalın mesafeli ve olgun tavrıyla kendime geldim. Bu espriyi ona da yapayım dedim ama sanırım Taraf almam adamın pek hoşuna gitmedi. Bence bazı İzmirliler (ben) çok alıngan bazıları da (bakkal) çok atatürkçü.  İzmir düzelmeyecek, denge yok ya da o yaşlı kadın gibi söyleyeyim, düzelse de ben görmeyeceğim:p

Eve yaklaşırken, giderken yolda görüp çok acıdığım köpekle tekrar karşılaştım. Acımıştım, çünkü çok derin ve hızlı hızlı nefes alıp veriyordu, gözleri kapalıydı ve uyumaya çalışıyordu. Üşüyor herhalde, ne kötü demiştim. Dönüşte gördüm ki senden benden sağlıklı. Öyle herkese acıma kızım dedim, markete girdim. Lily'ye farklı bir şey alayım diye, gittim saçma sapan bir şey buldum; hüptrik yoğurt! Lily çok beğendi gerçi ama ben hâlâ meraktayım, bu işleri kocaman kocaman adamlar mı yapıyor yani? Oh ne âlâ memleket, millet hüptrik yoğurt filan icat etsin ben sıkıcı sıkıcı nöbet tutayım.

Eski oturduğum semt de şimdi oturduğum yer de çok kötü bir yerleşim düzenine sahip. Yürümek ve yürürken düşünmek imkansız. Ve sanırım ben böyle yerlerde dolaşmayı seviyorum:) İstanbul'a bir önceki gidişimde Süleymaniye'yi gezmiştik, sağlam rehberim vardı tabii:p Yani ne bileyim, çok güzel, çok etkili, muhteşem ama, insan asla kendisiyle kalamıyor ki! Sağına bak tarih, soluna bak geçmiş, zaten duygusal, saftirik bir kızım alık alık bakınıyorum etrafa. Duvarlara, taşlara dokunmaya çalışıyorum, fazla mesai işte. Daha fazla anlatamayacağım, düşünmesi bile yordu beni, bakın.

Eve geldim, Taraf ve Radikal'i tuvaletteki gazeteliğe koydum (Altan ve mahdumları -arkadaşları- üzülmesin, çok şık bir gazeteliğim ve banyom var, valla:)), kahve yaptım ve buraya yazıyorum. İşin özeti; hayat zor dostlar, gerekmedikçe dışarı çıkmayın.

Erkek sitelerine inat, hepiniz öpüldünüz!

Pazar, Şubat 20, 2011

haberler idare eder, fena değil. aman niye zorluyorum, iyi işte!




Tatil bitti, bitiyor. Yarın akşam nöbet var yine. Olsun, ne yapalım yani, gider tutarız. Şimdi oturuyorum ya, koltuğumda sessizce. Yeter.

İzmir hep sakin, akşam şehre yaklaşırken hissettim dinginliğini. Nerede İstanbul'un koşuşan, aceleci, çok meşgul hâlleri, nerede İzmir'in sayfiye görüntüsü. Bu bana çok tuhaf geliyor. Son gecemde şöyle bir durup baktım o kalabalığa (evet, bir tepeden bakamadım ama, koca şairle yarışamam tabii:p), ne büyük yorgunluk! Çok seviyorum ama, sanırım yaşamak için fazla kalabalık İstanbul. İşten o gürültüyle beraber çıkıp eve yürüdüğümü düşünmek korkutucu geliyor. Eskiden böyle değildim, hem gezer büyüsünü yaşar hem de güzel güzel otururum işte, ne var  filan diyordum. Şimdi istemiyorum. Ayrıca insanları da nazik ve güler yüzlü değil, ki en önemli şeydir bu. İzmir size hep gülerek bakar, olmadı ben bakarım, yerseniz:p

Sonra sonra, ne vardı anlatacağım, hah tamam;

......

"Şu gördüğün fışkınlar arada bir
budanmazsa narın dibinden,
bak dokun, dikenleriyle, çalılığa
döner koca bir bahçe. Her şey
aslına eğilimlidir doğada,
gelip geçicidir çünkü insanoğlunun
kurduğu düzen, bakım ister. İlişkiler de
öyle, sık sık başbaşa verip konuşmak
gerektirir bazı konular, bu bir tür
ayıklamadır. Gün olur boğazımızı yırtarak
yutulur ya sanki bir söz, temizlik
zamanı gelmiş demektir. Yoksa yanına
yaklaşılamaz olur, şu dalda  gördüğün
güzelim meyve gibi, ruhlarımızdaki öz.
Bizi yeniden yaşama döndürecek şurubuna
ne çok susamışızdır oysa."

Duru güz ikindisine düşüp
saçılıveren-Eyvah!, lekesi çıkmaz!-
çocukluk günlerinden bu anımsama.
Adımı seslemiş, sonra susmuştun. Ah, ben
dişlediğin meyvenin ekşisidir sanmıştım o zaman
yüzündeki burkulma?"
                                           n. ağıl/konuşulmayan


Huzurluydum, arada yanlış anlamalar, kısa süreli kırgınlıklar oldu. Olur. Bazen konuşunca, bazen hiç konuşmadan geçmeli sessizlikler. Biraz ışık vuruyorsa kırılan yerin üstüne, görüyorsun sorunu. Yoksa karanlık. Hem, hep bildiğin, doğduğun günden beri sana öğretilen. Neyse, sarılınca geçiyor.

......

Akşam Şvayk'ı anlatsam, Conrad'a zaman ayırsam biraz, ne hoş olur. Bir erkek bu kadar bekletilir mi hiç? Saçmalık benim yaptığım, Conrad, onu okuyacak kadınını uzun bir süre bekledi, onu daha fazla ihmal etmemeliyim:) Bana müsaade, kaçtım!

Çarşamba, Şubat 16, 2011

kentin misafiri, tanışma heyecanı, baharın ve Conrad'ın kısık sesi




"...
Ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme
..."
t. uyar/baharı bekleyen'e 
İzmir ne alemdesin?! Peki sizler?
Yıllar yıllar önce, yatılı okuduğum bu kentte misafirim şimdi. Soğukmuş, pek farkında değilim. Yola çıkmadan önce Cumartesi gecesi Şvayk'ın birinci cildi bitmişti. Yanıma Conrad'ı almıştım. Başlayamadım henüz, fakat heyecanı, onu okumak ilk aklıma düştüğünden beri içimde. Çok tanışmak istiyorum, çok. Önsözünü yolda okuyordum; sanatçının durumunu anlattığı cümleleri. Kısık ama sarsıcı sesini duyacağım Conrad'ın. Beynimde, yüreğimde hangi gizli yerime dokunacak merak ediyorum. Ne mutluluk, nasıl bir heyecan! 

Sahi, bugün hava nasıl İstanbul'da, birazdan dışarı çıkacağım ondan soruyorum?:p

Perşembe, Şubat 10, 2011

uyku ve onun kocaman saran elleri

Francisco Goya/The Sleep of Reason brings forth Monsters


"...
yüreğimi bırakmıştım düş gücünün iklimine,
kendi evimden ayrı, düşüncemin varlıklarıyla birlikte
yalnızca bir kez-yalnızca bir keresinde-
belleğimden silinmez o çılgın saat
bir güç ya da büyü bağlamıştı beni,
ya o soğuk yeldi gece üstümden esip
ruhuma damgasını basan
..."
e. a. Poe/rüyalar

Birden uyumuşum. Koltukta "biraz" uzanıp, düşünüyorken ne var ne yok diye, uyku kocaman elleriyle gelip sarmış beni. Akşam uykuları korkunç olur, tekinsiz. Çok eskiden bir gün öyle bir uykudan uyandığımı hatırlıyorum da, ne kabus! Ne nerede olduğumdan ne de kim olduğumdan haberim vardı, nasıl bir boşluk duygusu anlatamam. Anlatmayacağım zaten:p Bu vesileyle uykudan bahseden bir kitaba geçelim, hadi;


Uyku Evi'ni iki yılbaşı önce, bir sürü kitapla beraber, ama birden aldım. Aklımda hiç ama hiç yoktu, onu diyorum. Kıbrıs Şehitleri, Yakın kitabevinden. Çok hoş bir yer orası. Çalışanları da çok "ince ve zarif":p (şaka bir yana, çok önemlidir bu benim için, Yourcenar'ın kitapları için defalarca aradılar, ilgilendiler. güzel bir yer orası, ben geç bile keşfettim.) Netten kitap almaya öyle alışmışım ki, diğer türlüsünü unutmuşum. Oysa bütün kitaplara dokunup, bölümler okuyarak seçim yapmak da eğlenceli ve şaşırtıcı. Uyku Evi mesela, hiç bilmediğim bir yazar, duymadığım bir kitap, birden geldi beni buldu. Adına vuruldum tabii, yoksa ben bildiğim isimlerden hiç ama hiç şaşmam.

Neyse, uzamasın bu yazı. Kitap çok iyi değil, beğenmemiştim ben. Fakat adı güzel, kapağı güzel, fikir hoş. Roman hakkında daha önce kısa bir şeyler yazmıştım, buraya kopyaladım. Buyrun; 

Uyku filan bahane, sadece aşkı anlatmak isteyen roman. İşte sorun da burada başlıyor; aşkı anlatacağım derken o kadar çok tali yola sapıyor ki yazar, aşk kayboluyor arada. Robert kimdi, Sarah, neden onun için bu kadar ulaşılmaz ve vazgeçilmezdi. Ayrıca bütün o sapılan tali yollar, uyku gibi, sert yollardır. bir girip çıkamazsınız öyle. Uyku yumuşakça şaşırtır.

Romanda, Simone Weil'ın La Pesanteur et la Grâce kitabından alıntılar da var;

"... Gerçek sevgiyi bulacağınız o gün, eğer gelirse, içteki yalnızlık ve dostluk arasında hiçbir çatışma olmayacaktır. Tam tersine, bu dayanılmaz belirti sayesinde dahi bileceksiniz ki... Eğer gelirse..."

"İçimizdeki boşluğu kabul etmek olağandışıdır. Kendisini dengeleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir hareket için nereden enerji bulunur? Enerjinin başka bir yerden gelmesi gerekir. Yine de önce bir parçalanma, karşısında çaresiz kaldığın bir olay olmalı; boşluk yaratılmalıdır."

"Doğal ya da doğal olmayan hiçbir ödülün alınmayacağı bir dönemin geçirilmesi gerekir."

-------------------

-Yazıya koyduğum müzik daha çok Goya'nın harika çizimi ve benim uyandığımdaki ruh hâlimle ilintili, kitapla ilgisi yok, şaşırmayın.

-Simone Weil'ın La Pesanteur et la Grâce kitabının adı çok güzel. Hızlı geçip, dikkat etmediyseniz tekrarlayayım; "Gravity and Grace", "Yerçekimi ve Zerafet". Muhteşem.

-Uykunun, ama özellikle akşam saçma sapan bir saatte gelen uykunun gerçekten kocaman elleri var. Bana inanın. Sarıyor ve kendisi istemeden bırakmıyor.

-Yarın mesai var ama öğlene kadar. Üzgün başlayıp, sevinçle devam eden bir cümle bu, onun için ünlem koyup koymamak konusunda kararsız kaldım:p

-Sonra bir hafta izin! İşte buraya ünlem yakışır:)